Likya Yolu Macerası

22.08-12.09.2010



2010 yılının ağustos ve eylül aylarında toplam 19 gün boyunca bazı parkurlarda tek başıma, bazılarında ise arkadaşlarımla Likya Yolu'nu yürüdüm. Toplam 16 gününü yürüyerek, 3 gününü ise dinlenerek geçirdim. Kate Clow'un hesabına göre ise 18 veya 19 günlük yol yürümüş oldum. Daha önce herhangi bir yürüyüş tecrübemiz yoktu. Hayatımdaki en harika deneyimlerden birini tattım bu 19 günde. Yorgunluklarıyla, keyifleriyle ve heyecanlarıyla unutulmaz bir şölendi benim için. Aşağıda, bu yürüyüş sırasında tuttuğum günlüğü ve o günlüğe sonradan dönüp bakıp yaptığım yorumları paylaşıyorum. Birkaç da fotoğraf ekledim ama bu fotoğrafların daha fazlası Facebook'ta da var.

Yolu yürümek isteyenler bana kemaltaskin [at] yahoo adresinden ulaşıp istedikleri parkurla ilgili her konuda danışabilirler. Elimden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışırım. Bu yolun güzellikleri zaman içinde kaybolup gitmeden herkese yürümeyi tavsiye ederim.

Bu yolculukta bana eşlik eden Burak beye, Seçil'e, Serdar'a ve Serhat'a çok teşekkür ediyorum ve hepsini tek tek öpüyorum buradan tekrar. Umarım sizler de benim gibi eğlenmişsinizdir yol boyunca!

Ayrıca, yolda karşılaştığımız (sırasıyla) Kabak'taki pansiyon sahibi Nazmiye teyzeye sıcak ev sahipliği ve yaptığı ayranlar için; Gey'deki bakkal amcaya (ismini hatırlayamıyorum) o güzel sohbeti için; Bel'deki Nurten teyzeye ev sahipliği ve yemekleri için; Sarıbelen'deki Süllü amcaya tarif edilemeyecek kadar harika ve muhteşem bir insan olduğu ve bize yaptığı tüm iyilikler için; Gökçeören'deki Hüseyin abiye ev sahipliği için; Çayağız'daki Barış'a güzel kamp mekanı için; Demre'deki Salih abiye ev sahipliği ve eşsiz rehberliği için; Musa Dağı'ndaki çoban Hamza abiye de bize yol arkadaşı olduğu için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Onlar olmasa Likya Yolu'nda iki adım atamadan ilk otobüsle Ankara'ya dönmek zorunda kalırdık muhtemelen.

Not: Serdar tamam ya, üstteki fotoğrafı sen çektin :) Ama unutma Gelidonya'da senin çantanı da ben taşıdım :)


0. gün (Ankara-Fethiye,Ovacık)

Sabah 7’de Fethiye’ye geldim. 7:30’da ise Ovacık’taydım. Daha önceden herhangi bir pansiyon araştırmadığım için sırtımda çantayla sokak sokak dolaşmak zorunda kaldım. Ovacık tahmin ettiğimden büyük bir yer ve birçok pansiyon var. Sonunda gözüme kestirdiğim bir tanesine yer var mı diye sordum, yok dedi. Sırtımdaki yük beni her geçen dakika daha fazla zorladığı için oradan dönüp karşıma ilk çıkan pansiyona girdim. Bu bir apart otelmiş, fiyatı 60 TL. Klima yok, kahvaltı yok, oda sıcak ve iğrenç, duşakabin yok, duş hortumu ise kırıktı. Bunun yerine 5-6 İngiliz’in doldurduğu küçük bir havuzu vardı! Ovacık’tan aşağı (güneye) doğru Hisarönü oluyormuş ve eczane en yakın orada varmış. Bir iki ilacı evde unuttuum için oraya yürüdüm. Yol üstünde bir tost yedim. Hisarönü daha restaurant-bar olan bir yermiş. Akşam 4 gibi pansiyona geldim, 2 saat kadar havuza girdim, sonra tekrar Hisarönü’ne yürüdüm ve Şok marketten alışveriş yaptım. Tost ekmeği ve dilimlenmiş çeddar peyniri aldım. Kahvaltıda yerim diye düşünüyorum ama muhtemelen sonrası için de iyi olacak. Bir kutu çiğdem ve bir de peynirli kraker aldım. Odanın içi yanıyor ve bir balkon kapısından başka açılacak bir yeri yok. Saati 4:45’e kurdum ve yatıyorum.
Yorum
Sıfırıncı günün günahı olmazmış. Oraya gitmeden önce Ovacık’ın nasıl bir yer olduğunu ve nerelerde kalınabileceğini araştırmamak, sabah çantayı bir yere bırakmadan pansiyon aramak, fiyatları bilmemek, rezervasyon yaptırmamak; söylenecek çok şey var.. Akşam geç vakte kadar Hisarönü’ne iki kere gitmek, havuzda yorulmak gibi hatalar da var. Dediğim gibi; ilk günün günahı olmaz :) Gece yatmadan önce heyecanımın çok yüksek olduğunu ve biraz da korktuğumu hatırlıyorum. Boyumdan büyük bir işe mi kalkışıyorum diye düşünmüştüm. Nereden başlayacağımı, sabah ne tarafa yürüyeceğimi bile tam bilmiyordum. Çatı katında verdikleri odanın küçük bir balkonu vardı. Balkon doğrudan Babadağ’a bakıyordu. Gece dağa bakarak oturdum biraz, sonra da yattım.

1. gün (Ovacık-Kabak)

4:45’te kalktım. Sular kesikti. Çantamı son kez toparlayıp hazırlandım ama hava hala karanlıktı. 5:30’a kurdum ve yattım. Sonra 5:45 ve sonra 6. Saat 6’da uyandım ve hava 15 dakika içinde tamamen aydınlanmış. Geç kaldım diye düşünerek hızlıca odadan çıktım. Anahtarı aşağıya bıraktım ve yolun başlangıcına doğru ilerledim. Bir yerinde inşaat olduğu için biraz karıştı. 7 gibi Ovacık’ın sınırında, çam ağaçlarının başladığı yerde asfalt bir yoldaydım ve sol tarafımdaki bir taşta kırmızı-beyaz boyayı gördüm. 15 dakika yürüdüm, Lika yolunun başlangıcı diye bir tabela vardı ve asfalt yol yerini keçiyoluna bırakıyordu. Sonrası ise benim için tam bir rezillik oldu. Bu yol dik babadağ yamacını tırmanan başa bela, daracık bir yol imiş. Kırmızı beyaz boyalarda bir sorun yok ama ben bittim. Bir süre sonra 15 dakika yürüme 15 dakika dinlenme yapmaya başladım. İki çeşme gördüm, ikisi de kuruydu. Saat 9 gibi yamacı tırmanmıştım. Yarım saat daha gidince Kozağaç’a geldim. Buz gibi bir çeşmenin başında mola verdim. Ünal diye biriyle tanıştım. Köyde en fazla 2-3 ev var zaten. Ünal çobanmış. Biraz sohbet ettik. Yolu genelde şubat-nisan arası yürüyenler oluyormuş. Bir haftadan beri kimseyi görmemiş. Kirme ve Faralya yolu yokuş aşağı dedi. Fakat sonra Alınca yokuşu çok fenadır dedi. Dağın yukarı taraflarında bir kurt olduğunu ama insanlara yanaşmadığını söyledi. Neden yürüdüğümü merak etti. “Ben senelerdir arabam olsun isterim, insanlar buraya gelip yürüyor” dedi. Onu geride bırakıp devam ettim. Yol üstünde Garanti Bankası’nın ilk işaretçisini gördüm. Kırmızı-beyaz boyalar çok iyi ve başarılı. 10 gibi Kirme’ye geldim. Çeşmeden su içtim, hemen oradaki çardakta dinlenmeye başladım. Faralya 3km yazıyordu. Bol bol dinlenecek vaktim vardı. Bir teyze ineklerini getirdi önce; sonra da bir karı koca keçi sürüsünü getirdi. Sonrasında ise galiba 1 saat kadar uyumuşum. Uyandığımda bir eski Ford Transit ile bir aile geldi. Biraz oturduk, sonra kavun kesip semaverde çay demlediler. İkisinin de tadına baktım ve saat 3’te yola koyuldum. Faralya’ya giden yol tamamen yokuş aşağıydı ve iki üç çeşme vardı. Rahatça Faralya’ya geldim. Burada kısa bir süre pansiyon aradım ama sonrasında Kabak’a gidebilir miyim diye düşündüm. Eğer sabah Alınca’ya, öğleden sonra da Bel’e varabilirsem tam 1 gün kazanacaktım. Bunu düşünerek Kabak’a doğru yola koyuldum. Fakat Kate Clow’un kitapta çok da üstünde durmadığı bir ilk yokuş varmış ki, hakikaten beni çok yordu. Uzun uzun dinlenerek tepeyi çıktım. Sonrasında işaretleri takip ederek Kabak’a gidiyordum ki az bir mesafe kala bir tereddüt yaşadım. Tam o anda karşıdan gelen bir motosikletliye doğru yolda mıyım diye sordum. Bana yanlış yola girdiğimi ve ileride aynı durumda olan iki kişi daha olduğunu söyledi. Onları bekledim. Abi-kardeş iki kişi çıktılar: Alihan ve Atahan. Birlikte Kabak köyüne kadar geldik. İlk pansiyonda oturduk. Ayran içtik. Sonra arkadaşlar koya inmeye karar verdiler. Duruma göre 1 gün orada kalabilirlermiş. Telefonlarımızı paylaşıp ayrıldık. Kaldığım yer aslında Nazmiye teyze ve Sami amcanın kendi evleri. Nazmiye teyzenin yaptığı yemeği yedim ve saat 8 olmadan terasta uyuyakaldım.
Yorum
İlk günümü kesinlikle unutamam. Bir kere çok uzun bir gündü. İlk günün cesareti ve enerjisiyle parkurun da önüne geçerek uzun ve zorlu mesafeler yürüdüm. İki ciddi yokuş çıktım. Suyu bol, ormanlık ve güzel manzaralı yerlerden geçtim, uzun uzun da dinlenme fırsatı buldum. Akşam ise yaşadığım bitkinlik görülmeye değerdi. Sabahki dik tırmanış hakikaten zorluydu ve kondisyon eksiğimin de etkisiyle kendimi bitkin hissettiğim anlar oldu. Daha sonra bir daha başıma gelmeyecek kadar kalp çarpıntısı hissettim. Yolun tamamının bu şekilde geçecek olmasından da korktum ayrıca. Kozağaç’a varana kadar geçtiğim çeşmelerin tamamının kurumuş olması da beni ayrıca ürkütmüştü. Aldığım ikinci ders ise parkurun önüne geçmemekle ilgiliydi. Gerçi bunu daha sonra kendim bir kere, Serhat’la da iki kere daha yaptık :) Akşam Mama’s Pansiyon’a varıp ilk ayranlarımızı içerken ellerimin ve dudaklarımın karıncalanmaya başladığını ve üşüdüğümü hissettim. Bunu daha sonra Boğazcık parkurunda bir kere daha yaşadım, ama bu kadar yoğun değildi. Alihan’ı 5-6 gün sonra aradım, onlar Kabak Koyu’nda iki gün kamp yapıp dönmüşler. Kim bilir, belki başka bir yürüyüşte yollarımız kesişir. Yolun önemli bir kısmı gölgelikti ve Kozağaç’tan itibaren su kaynakları çok boldu. Kozağaç’ta bütün yolda içtiğim en soğuk ve tatlı suyu içtim. Şimdi bakıyorum da, bu 2-3 günlük yol Likya parkurunda kısa süreli yürüyüş yapacaklar için ideal parkurlardan biriymiş.

2. gün (Kabak-Bel)

Alınca’ya doğru 6:30’da yola koyuldum. Bu yol hakikaten uzun, ormanlık ve zorlu bir yolmuş. Birkaç dağın eteklerinden bir hayli zor patikaları geçmek gerekiyordu; yokuşlu ve susuzdu. Yolun ortalarına doğru karşıdan gelen iki Avustralyalı turistle karşılaştım. Alınca’ya taksiyle gelmişler ve Kabak-Faralya’ya kadar yürüyeceklermiş. Suları bitmişti, kendiminkinden verdim biraz. Suriye ve güneydoğu Anadolu’yu da dolaşmışlar. 4 haftadır dolaşıyorlarmış. Saat 10’da Alınca’daydım. İlk girişte hemen Hasan diye bir köylünün evi vardı. 10 ay domatesle uğraşan, 2 aylığına buraya gelen bir aileymiş. Saat 11’e kadar orada dinlendim, kahvaltı yaptım. Gey’e arabasıyla taksicilik de yapıyormuş. Kahvaltı için benden 20 lira aldı, bir de Ankara’ya dönünce kendisine çadır hediye etmemi istedi. Öğlen bir an önce yolu tamamlamak için yürümeye koyuldum. Doğru mu yaptım bilmiyorum. Sıcaktı. İşaretçiler bir noktada asfalt yoldan sağa doğru gitti. Bu defa onları değil asfaltı takip etmeye karar verdim. Belki yol biraz daha uzadı ama en azından yürümek rahattı. Epey bir yürüdüm, Boaziçi köyünde bir köylüden su aldım ve saat 12:45 gibi Gey’e doğru çıkan en son yokuşun ortalarına kadar geldim. Burada yolun kenarında mola vermişken motosikletli bir genç gideceğim yere kadar götürebileceğini söyledi. Arkasına atladım ve 1:15 gibi Gey’e geldim. Çok küçük de bir bakkalı vardı. Oradan yufka, çidem ve su aldım. 2’ye kadar kendisiyle sohbet ettik. Oğlu Tunceli’de askermiş. Onu anınca epey morali bozuluyordu. Üzüldüm. 2 gibi Bel’e doru yola çıkacaktım. Bana Likya yolu bu taraftan, normal insan yolu bu taraftan diye iki yol gösterdi. Normal insan yolu 2km daha kısaymış. O yolu takip etmeye karar verdim. Fakat bu yolda en ufak bir gölge veya ağaç yoktu. Açıkta kalan her yerim yandı. Bir kayanın altında bulduğum ufacık gölgeye sığınıp dinlenmeye bile çalıştım. Sonra devam ettim. Önce Sakız, sonra da Bel’e vardım. Saat 5 olmuştu. Köyün hemen girişinde henüz çoğu inşaat olan bir ev/pansiyona girdim. Dinlenmeye çekildim.
Yorum
Parkurun önüne geçip Bel’e vardığım ve böylelikle yürüyüş planında tam 1 gün kazanç sağladığım gün bu gündü. Tabii yine fazladan yorulmak pahasına. Sabahki çıkış aslında şimdi bakınca, çok da yorucu değildi. Hakikaten çıkış dikti ama harika ormanlık alanlardan geçiyordu. Son derece ıssız ve muhteşemdi. Hatta biraz da korktuğumu söyleyebilirim. Elbette zordu. Bunu Alınca’ya vardığım zaman kendimi sandalyeye nasıl attığımı ve 2 litre su ve ayranı nasıl içtiğimi gözümün önüne getirerek hatırlıyorum. Öğleden sonraki yol önce Gey’e, oradan da Bel’e gidiyordu. Gey’e giden yolun son 5-6 kilometresi yokuş yukarı bir asfalt idi. O asfaltın ortalarında bir yerde oturup dinlenirken gelen o motosikletli gencin teklifine açıkçası dayanamayarak, Likya yolundaki ilk kestirmemi yapmış oldum. Gerçi bunu çok kestirmeden saymıyorum :) Alınca’nın aksine burada küçük de olsa bir bakkalın olması sevindirici. Buradan su temin ettim. Bakkalla bir süre sohbet ettik. Bel’e kadar Likya yolunun aksine stabilize yolu tercih ettiğim nokta da burası oldu. Bu kararımın ne kadar doğru olduğunu tam bilemiyorum tabii. O mesafe Likya yolundan sayılır mı :) Sayılmasa da canımız sağolsun. Bel, o ana kadar gördüğüm en küçük köydü. 10-15 hane var, bakkal yok. Nurten teyze, genç oğlu ve küçük kızıyla birlikte beni ağırladılar. Çok iyi insanlardı. Yavaş yavaş inşa ettikleri güzel evlerinde Nurten teyzenin güzel yemeklerini yedim. Tabii sabaha kadar 10 metre mesafede havlayan köpek ve öten onlarca horozun sesinden ve sivrisineklerden uyuyamadım, o ayrı. Terasta gecenin bir vakti dayanamayarak çadırımı kurup, döşeği içine taşıyacak kadar uyuyamadım. Sonra çadırda da (sıcaktan) uyuyamayıp teşkilatı toparlamak zorunda kaldım. Sabah maalesef moralim çok bozuktu.

3. gün (Bel-Gavurağılı)

Güne çok kötü başladım. Gece köpek havlaması, horoz sesleri ve sivrisinekten neredeyse hiç uyuyamadım. Sabah kalktığımda ise dün yediğim soğanlar midemi yakıyordu. Tuvalete girdim ve ishal olduğumu farkettim. Moralim epey bozuldu. O moralsizlikle Belceğiz’e doru yola çıktım. Yol yine insan yoluydu. 1 saat içinde büyük bir ağacın altına geldim. Bir amca gördüm, selam ettim, Belceğiz’i sordum. Burası dedi. Meğer köylüler (o da zaten 3 hane) Bel’e gitmiş. Kardeşiyle birlikte bu amca ise keçilerini güdüyormuş. Biraz su verdim. Biraz ilerleyince de zaten kardeşini gördüm. Keçi suyu olan bir yalak vardı, çeşme yoktu. Gavurağılı’na doğru yola koyuldum. Bir süre sonra ormanda yolumu kaybettim. GPS ile yine buldum. GPS burada işe yaradı. Tepeye varıp aşağıya baktım, korkunçtu. İlk gün saba çıktığımdan daha zor bir iniş vardı. Bu işte hakikaten çok zorlandım. 2,5 şişe suyum var diye de moralim bozuldu. Tam o anda çantamın dibinde bir şişe daha farkettim ve sevinerek 1 şişeyi bitirdim. Fakat bu sefer de dizimde bir hareketlilik hissettim. Bu beni biraz korkuttu. Epey bir mola vererek saat 11 gibi yamacın aşağısına, çamlık bir alana geldim. Gavurağılı’na kuş uçulu 1,5km varmış. Bir ağacın altına matı açarak uzandım. Ağustos böcekleri ve çamlık alan bana Çubucak’ı hatırlatıyordu. Biraz moralim yerine geldi. Avea da çekmeye başladı ama çok az. Arayıp Aslı’nın sesini duyabildim: uyuyormuş. Gavurağılı’na gelmeden önce lüks bir villa gördüm. Bekçi ve ailesi vardı. İçeri almadılar. Su istedim, koca bir şişe buz gibi su verdiler. Şu an su stoğum full. Gavurağılı’na geldim. Bir insan bile yok. Evler terkedilimş. Çıkışına doğru bir inşaat gördüm. Çatısına merdivenle çıkılabiliyor. Altında konakladım. Tüple kendime bulgur pilavı yaptım ve yedim. Geceyi çatıda geçireceğim. 6:30-7 gibi eyaları çatıya çıkarıp çadırı kurdum. Biraz korku verici ama yapacak bir şey yok. Geceyi geçireceğim.
Yorum
Moral bozukluğu hakikaten önemli. Aslı’dan ve hayatımdan uzak olmak da tuz biber oluyordu tabii. Bu moral bozukluğu uzun süre; Patara’da kendimi toparlayana kadar devam etti. Belceğiz’i görme hikayesi komik oldu tabii. Sadece haritada görünen bir köy. Gavurağılı ise başlı başına bir hikaye zaten. Yazın köylülerin yaylaya çıktıklarını mutlaka hesaba katmak lazımmış. Bunu neredeyse Boğazcık’ta da yaşayacaktık. Gavurağılı’nda iki cep telefonunun da çekmemesi de ayrı bir konuydu. O gece hakikaten korktuğumu hatırlıyorum. Zaten unutmam da mümkün değil. Orman sesleri, havlamalar, arkada yükselen bir dağ ve kimsenin olmadığı, telefonların çekmediği bir köy. Uykuya tamamen yenik düştüğüm zamana kadar yarım saatte bir uyanarak, tedirgin bir hissiyatla bir şekilde geçirdim o geceyi. Yaklaşık 3 saatlik mesafede sörfçülerin kampının olması da ayrı tabii :)

4. gün (Gavurağılı-Xanthos)

Betonun üstünde matla olsa da rahat yatılmıyor. Her yerim tutulmuş. Toparlandım ve yola koyuldum. Kısa bir yokuşun ardından ova gründü. Pydnee yazan yerden girdim. Çok bir şey kalmamış burada. Likya yolu bu taşların etrafından bir tur atıp kıyıya kadar geliyor. Kıyıda ise bungalowların falan olduğu bir işletme vardı. Böyle bir şeyi bilsem dün buraya kadar gelirdim. İşletme kapalıydı ama ortada içecekler duruyrdu. Bir gazoz aldım ve içtim. Sonra işletmenin açılmasını bekledim. Yanımda bozuk yoktu. Fakat bu yüzden 9:30’a kadar beklemek orunda kaldım. Bu iyi olmadı. Önümdeki yol yokuşsuz, düz görünüyordu. Ama meğerse tam bir çölmüş. Adından anlamalıydım: Kumluova! Ben de geç kalınca çok zorlu bir parkura dönüştü. Kumluova’ya kendimi zor attım. Letoon’a uğradım. Küçük ama görkemli tapınaklar. Bir de tiyatro var. Biraz ileriden Xanthos’a dolmuş kalkıyormuş. Xanthos hemen Kınık’ın içinde hafif bir tepenin üstünde. Görkemli bir şehir ve henüz daha çoğu yerin altında gibi anladım. Kınık’ta güzel bir sulu yemek yedim ve para çektim. Fakat burası çok çok küçük bir Anadolu kasabası ve kalacak yer yok. Patara denen yere gidip 2,5 gün kalmaya kara verdim. Yolun 1,5 gün ilerisindeydim, sağ ayağım 3 noktadan su toplamıştı. 3:30’da kalkan bir dolmuşa bindim, Patara’da ilk bulduğum yere yerleştim: Rose pansiyon. Zar zor bir akşam yemeği yedim, yıkandım, 7:30 gibi yattım. Galiba biraz da ateşim çıkmış.
Yorum
Mat hakikaten betonun üstünde bir işe yaramıyor. Ya da benim mat inceydi. En kalınlarından almak lazımmış. Bu gün en yapılmaması gereken şeylerden birini yaptım: Ağaçsız, çöl gibi bir yolda öğlen vakti yürüdüm. Bir tek bu olsa iyi. Letoon’a varmadan önce ovanın ortasına yerleştirilmiş bir musluktan şişelerimi doldurup biraz da içtiydim. Daha sonra, Patara’da iki gün kalmama rağmen nasıl olsa şişeler dolu diye bu suyu dökmedim. Meğer su hastalıklıymış. Ayrıca, günlük hedefleri zorlayarak yürüyünce sağ ayağım üç noktadan su toplamış. Güneş geçmesi, pis su, su toplaması: Patara’ya geldiğimde bitkin ve moralsiz; neredeyse ölü gibiydim. Bunlar maalesef tecrübesizlikten kaynaklandı tabii. Bu parkurları tekrar yürüsem bunları yaşamam muhtemelen. Su toplamasıyla ilgili olarak da, çok sonra Olimpos’ta, usta bir yürüyüşçü bize yeni ayakkabıların ayağa oturana kadar bu tip şeylere yol açabileceğini söyledi. Kerim beye buradan selamlarımızı iletiyoruz. Kınık kesinlikle turistik olmayan bir yer. Halbuki hemen şehir merkezinin 500 metre ilerisinde görkemli Xanthos var. Sulu yemek yapan ciğerci ustayı bir kenara ayırarak söylüyorum; halkı da turiste çok alışık değil. Ama o ciğer öyle güzeldi ki, tadının damağımdan gidebileceğine kesinlikle inanmıyorum :)

5. gün (Patara)

10:30 gibi uyandım. Hala uykum vardı. Kahvaltı yaptım. Pansiyonun çardağında uyuklayarak vakit geçirdim. Pansiyoncu Mesut akşam 5 gibi beni plaja bıraktı. Giriş 5 lira. Kocaman bir sazlık vardı önce. Sivrisineklerin kaynağı orasıymış zaten. Altında da dünyanın ilk feneri varmış. Patara çok tarihi bir yer bu arada. Dünyanın ilk parlamentosu, ilk feneri, çok güel bir tiyatro, mühendislik hairkası denilen bir su kemeri ve birçok başka ese. Kumsalı da çok ünlüymüş. İnce bir kumu ve çok dalgalı ama tatlı bir denizi var. 7’den sonra kumsalda bulunmak yasak. Caretta carettalar çıkıyormuş. Gece 11’e kadar maçlara baktım ve yatıyorum. Yarın Kalkan’a gitmeye karar verdim. Ünkü buradan Kalkan’a sabah erken saatte araba yok. Yarın Kalkan’a gidip orada kalacağım.
Yorum
İşte moralimin biraz da olsa yerine gelmeye başladığı yer o Patara kumsalıdır. Denizde dalgalarla eğlendikten sonra o kumsala yattığım, dalgaların her seferinde vücudumu yaladığı o an beni kendime getirmeye başladı. Harikaydı. Patara ise o kadar harika değildi. Seksenli yıllarda turizm burada tam balayacağı sırada tamamen sit alanı ilan edilmiş bir yer. Her şey seksenli yıllarda kalmış, binalar, evler, hizmet anlayışı ve aynı zamanda kafalar da seksenlerde kalmış. Çok tenha. Ama biraz konuşunca anlıyorsunuz ki, burayı byle sevenler de var. Yine her şey tamam ama sivrisinek olayı tam bir bela. Kalkan dönüşü bu defa Sema Otel’de kaldık. Rose Pansiyon’la her şey aşağı yukarı aynı ama Sema Otel kot olarak daha yukarıda ve daha az sivrisinek var. Öte yandan, küçük ve şirin bir yer Patara. Turizmin soğuk ve sert yüzünden korumuş kendini bu sayede. Dediğim gibi, buranın bu halini özellikle seven bir müşteri popülasyonu var.

6. gün (Kalkan)

Sabah uyanıp kahvaltı ettim. Yıkamaya verdiğim çamaşırlarım aldım, çantamı yerleştirdim ve 12 arabasıyla Kalkan’a yola çıktım. İnanılmaz derecede uykum var. 12:45 gibi Kalkan’a geldim. Yapacak hiçbir şey yok Otogar’da beklerken Kalkan’ın ardındaki tepelerden biri gözüme ilişti. Gece orada yatmaya karar verdim. Şehir merkezine urayıp alışveriş yapayım dedim. Kalkan Patara’dan çok daha büyük bir yer. İçine çok girmedim ama çok zevksiz bir yere benziyor. Alışverişi yapıp o tepeye doğru giderken tam otogarın karşısında bir zeytinlik gördüm. Bir gölge bulup oturdum. Geceyi de burada geçirmeye karar verdim. Yolu 60-70 metre içinde. Dikkatlice bakan olursa görebilri ama o kadar da göz önünde değil. Yerde herheangi bir çöp yok, insanlarca uğranılan bir yere de benzemiyor. Saat 7. Hava kararınca çadırı burada kuracağım. Çadır işi çok iyi gitmedi. İçi çok sıcaktı. Gecenin bir vakti çadırı toplayıp otogara gittim. Otogardaki bir avluda uyumaya çalıştım.
Yorum
Niye dışarıda yatmak istedim ki? Muhtemelen maddi açıdan yaklaştım. Biraz da “çadırı boşuna mı getirdik, kullanalım” şeklinde yaklaşıyordum herhalde. Şimdi olsa böyle bir şeyi asla yapmam tabii. Bu arada, Kumluova’daki suyu hala içmeye çalışıyordum. Bir ara telefonda Aslı’ya “canım çok su içmek istiyor ama bir yudum alınca bünyem kabul etmiyor” diyordum. Neden acaba :) Ve en sonunda o gece geç saatlerde durumu farkedip suyu yere boşalttım. Bakterileri ise tam bir gün sonra Serhat’ın aldığı karpuz sayesinde atacaktım :)

7. gün (Kalkan-Patara)

Serhat’ın otobüsü 9’a çeyrek kala geldi. Hava ısınmasına rağmen yola çıkmamız gerektiğinden hemen yola koyulduk. Akbel kavşağına kadar yokuş yukarı asfalttan gitmek biraz yordu. Sonrasında ise yarım saat içinde makiliklerin arasında kaybolduk. Tahminen orada da bir yarım saat kaybettik. Bu rotada makilikler gerçekten çok sık ve çok fena çiziyor. Bacaklarımız çizik içinde. Öğleden sonra Delikkemer’i gördük ve üzerinden geçtik. Akşam 7’yi geçerken Patara’ya; bu defa tam batısından giriş yaptık ve ilk gördüğümüz pansiyona (Otel Sema) girdik. Buranın da fiyatı aynıydı ama biraz daha eli yüzü düzgündü ve çok az sivrisinek vardı. Manavdan karpuz ve üzüm aldık, karpuzu yedik ve yattık. Sonrasında bu yoldaki üçüncü ve en ağır ishal vakasıyla gecenin bir vakti uyandım. Tüm bağırsaklarımı temizleyip tekrar yattım.
Yorum
Tabii geç başladığımız için biraz yorgunluk oldu ama yol genelde düz ve çok rahattı. Fakat yine de Patara’ya geldiğimizde herhangi bir aktivite yapacak vaktimiz kalmamıştı. Bu arada bu “rahat” dediğim yollarda bile ne ıstıraplar çektiğimi o günkü detayları düşündükçe hatırlıyorum. Likya yolunda tüm parkurların hem fiziksel hem de mental olarak zorlu olduğunu söylemem lazım. Ya da en azından bana öyle geldi. Akşamki o meşhur karpuz vakasından sonra sabaha kadar tuvalette bağırsak boşalttım. En sonunda sifon bunu kaldıramadı ve bozuldu :) Sabah ishalim geçmişti. Bu arada Rose pansiyonda hiçbir sorun yaşamamama rağmen Otel Sema’dan daha memnun kaldığımı itiraf etmek zorundayım. Rose Pansiyon’dan Mesut beni kumsala kadar bırakmıştı, yine bir akşam bana kendi yemeklerinden ikram ettiler, ücretli olsa da çamaşır hizmeti verdiler, ve hiçbir dert çıkarmadılar. Ama nasıl olduğunu tarif edemesem de Sema Otel benim daha çok hoşuma gitti. Belki de sivrisineklerdendir sadece. İki gün önce Rose’de kaldığımı söyleyince Sema’daki pansiyoncu teyze neden şimdi orada kalmadığımı sordu hafif ciddi bir tavırla. Yani sanıyorum bir sebeple oradan kovulup kovulmadığımı falan merak etti. Yer küçük olunca tabii herkes birbirini tanıyor..

8. gün (Patara-Kalkan)

Sabah 6:45 gibi yola çıktık. Pansiyoncu aileden rica etmiştik, kalkıp o saatte hem bize kahvaltı hazırladılar, hem de öğlen için bize ekmek arası domates peynir verdiler. Hem de suları buzluktan çıkarıp verdiler. Yol yine her zamanki gibi uzundu ve sürekli iniş çıkışlı ve gölgesi bir parkurdu. 10:30 gibi bir zeytinlikte mola verelim diye düşündük ama eşek arıları izin vermedi. Biraz ilerledik ve bu defa da bir mesire alanına geldik. Hemen sularımızı tazeledik, mayolarımızı giyip denize girdik. Plaj denen yer hem çok küçük hem de kalabalıktı ve deniz de çok taşlıktı. Yine de biraz yüzüp çıktık ve dinlenmeye çekildik. Bu arada biraz uyumuşum. Daha sonra yola tekrar koyulduk. Yol bizi deniz seviyesinden yine yukarılara taşıdı. Delikkemer’e geri geldik. Fakat bu civarda yolun ayrılacağı yeri göremeyerek kaçırdık ve bu noktadan sonra eski Akbel istikametine saptık. Akşam vakti hızla yaklatıından geri dönecek vakit bulamadık ve o şekilde yola devam ettik. Akbel kavşağında asfalta çıktık, otostop çekerek 2-3 kilometreyi de bu şekilde tamamladık. Kalkan’da Kelebek Otel diye bir yer bulup yerleştik, güzel bir yerde kebap yedik, bir taksiciyle sabah için anlaştık ve odalarımıza çekildik.
Yorum
Mesela bu buzlu su olayını tamamen kendileri düşündüler. Biz onlara söylemedik. Sonra biz sadece kahvaltı istedik, onlar bir de öğle yemeği hazırladılar. Yani reklam gibi olmasın ama, Otel Sema Patara’da gerçekten tavsiye edilebilecek bir yer bence. Dönüş yolundaki kaybolma olayından sonra asfalta vardık ve kısa bir otostop ile Kalkan’daydık. Kelebek Otel de güzel bir yer. Havuzu falan var. Tabii biz kullanamadık saatler denk gelmediği için. Akşam Kalkan’ın merkezinde Adanalı bir restoranda muhteşem bir Adana kebap yedik. Yatmadan da bir taksici bulduk. Taksici arkadaş askerliini komando olarak yapmış, aykırı biriydi. Başka bir zaman olsa belki daha uzun sohbet ederdik ama bir an önce yatmamız gerektiğinden kendisini çok tanıyamadık. Bize “macera istiyorsanız sizi Elmalı’ya bırakayım 5 gün dağlarda dolaşın” dedi :) Biz Likya yolunu tercih ettik :)

9. gün (Kalkan-Sarıbelen)

Sabah taksici 6:15 gibi bizi alarak Ulugöl’ün üst tarafındaki mahalleye bıraktı. Oradan tırmanışa başladık. Fakat iki kere üst üste yolumuzu kaybederek dağda büyük bir efor ve zaman kaybetmiş olduk. O sırada karşılaştığımız bir köylü bize yolu tarif etti ve oradan sonra problem yaşamadık. Dağı 10 gibi aştık. Hızlı ve tempolu çıkmış olmalıyız. Bezirgan da dağın hemen arkasında cennet gibi bir köymüş. Evlerden birinin bahçesinde 11:30’a kadar vakit geçirdik. Daha sonra tekrar yola koyulduk. Bahçelerden bir iki elma ve incir topladık, marketten soda aldık ve Bezirgan’ı arkamızda bıraktık. Yaklaşık 4’e kadar dinleneceğimiz bir vaha bulduk. Bezirgan’ı yukarıdan gören bir yerde bir çeşme ve yanındakiçınarın altına da bir çardak yapmışlar ve yastık falan koymuşlar. Dinlendik. Sonra yolumuza devam ettik. Çetrefilli bir yoldan sonra 6:30 gibi Sarıbelen’in kahvesine girdik. Yatacak yer için yardım ararken bir mucize gerçekleşti. Süllü amca bizi buldu, evine davet etti, mangal yaptıı, yedirdi, içirdi, bize evini, banyosunu açtı. 11’e kadar sofrasında sohbet ettik. Likya yolunda unutamayacağım anılarımdan biri oldu bu.
Yorum
Sabahki kaybolma olayı can sıkıcıydı. Yolun ciddi bir tırmanış olduğu da aklımızdayken her geçen saniye moralimizi bozuyordu. O köylüyü görüp yolu tekrar bulmamız ilaç gibi geldi. Yol dikmiş ama zahmetsizmiş. Böyle olması cidden daha iyiymiş. Bunu daha sonraları da gördük. Çukurbağ’a giden yolda ve Musa Dağı’nda da ciddi tırmanışlar yaptık ama yol rahat ve gölgelik olduğu için zorluk yaşamadık. Ama tırmanış olmayıp da çok zorlandığımız başka yerler oldu mesela. Bezirgan’ın girişinde bahçesine oturduğumuz amca gençken devlette işkenceci olarak çalıştığını ve tekniklerini anlatmaya başlayınca oradan kalktık. Bezirgan muhteşem bir köydü. Büyükbaş hayvancılığın yanısıra meyvecilikle de geçiniyorlar. Yürürken kopardık tabii incir ve elmaları. Buz gibi suyu olan, rüzgarın eksik olmadığı serin ve yüksekte bir köy. Yayıldığı alan da büyük ve dört yanı dağlarla çevrili. Cennet gibiydi. İşte o dağlardan birinin arkasında Sarıbelen köyü vardı. Yamaca doğru biraz çıkıp o Bezirgan manzaralı yerde dinlendik. Parkur aslında Bezirgan’da bitiyordu ama bir gün sonraki parkuru kolaylamak için devam ettik. Sarıbelen’e giden kısacık yol bize çektirdi epey. Makilik ve kayalık olan yollar tam bir bela. Sarıbelen’de ise meşhur Süllü amca vakası meydana geldi. Kahvede gelip bizim masamıza oturdu bir arkadaşıyla, sonra da laf lafı açarken bizi evine davet etti. O geceyi hakikaten unutabileceğimi sanmıyorum. Sabah da bize çıkın hazırladı. Sonra da vedalaştık..

10. gün (Sarıbelen-Gökçeören)

Süllü amcayla vedalaştık, yola koyulduk. Aslında Sarıbelen’e kadar olan yolu geçerek bugünkü yolu kolaylamış olmalıydık. Fakat yol yine çok çetrefilli çıktı. Biz yine de çok mola vermemeyi tercih ettik ve 5 buçuk saatte, yani tam 12’de Gökçeören’e giriş yapık. Bu köy sadece yaşlıların kaldığı, yokolmakta olan bir köy görünümündeydi. Market falan yok. Bir tek Hüseyin abi vardı canlı bir figür olarak. Likya yolu fırsatını değerlendirmeye çalışan, birçok huyu bize değişik de gelse yoktan bir şeyler varetmeye çalışan harika bir adam. Likya yolu üstüne kendi tabelalarını ve cep numarasını dikmiş, Kaş’a motoruyla gidip kola, peynir, vb. erzak almış. Öğle, akşam yemeklerini yedik. Arada uzunca uyuduk. Sabah yine erkenden kalkıp yola koyulduk.
Yorum
12’de Gökçeören’e varmak yine bir çılgınlıktı. Bir sonraki parkurda kısalaştırılabilecek bir yer zaten yokken nasıl olsa orada kalacaktık her türlü. Ama yine de sonuç kötü oldu diyemem. Öğleden sonra epey uyuduk ve dinlendik. Burada da bu defa Hüseyin abi vakasıyla karşılaştık. Adamcağız 51 yaşına gelmiş ve hala köyünde bir şeyler yapmaya çalışan muazzam biri. Kaş’tan, Kalkan’dan köyüne uğrayan turistler için üşenmiyor, alışveriş yapıyor. Sürekli bir koşturmaca halinde. Müşteri ilişkileri konusunda biraz tecrübesizliği var, o kadar. Sürekli yemek yapayım mı, şunu ister misiniz, bunu ister misiniz diye soruyor. Sonuçta adam başı 50 lira verdik ama yine de helal olsun dedik.

11. gün (Gökçeören-Kaş)

Başlangıcı kolay, sonrası ise hakikaten zor bir yoldu. Özellikle ilk kısmında muhteşem bir ormanlık alanda ilerledik. Sonra biraz tırmanış yaptık ve daha sonra da yüksek irtifada makiliklerin arasından zorlu bir yolla Phellos’a ve ardından da Çukurbağ’a geldik. Bu arada ben 3 ceylan gördüm. Bu da muhteşem bir olaydı! Önümden hızla geçip gittiler. Çukurbağ’a geldiimizde saat 2’ydi. Yol aslında burada bitiyordu dakat biz en azından büyük bir yerde kalalım diye 2 buçuk saatlik Kaş yoluna devam etme kararı aldık. Bir düzlüğü geçtikten sonra dimdik bir uçurumdan Kaş’a iniliyodu. Manzara harikaydı. Kaş’ta ilk gördüğümüz pansiyona girdik. Kaş güzel bir yermiş. Yemek yedik, dinlendik ve uyumaya çekildik. Sağ ayağım aynı noktalardan yine su toplamış. Bu iyi bir haber değil.
Yorum
Serhat sonradan 33 km yürüdüğümüzü söyledi o gün. Faunası çok canlı ve ıssız bir parkurdu. Zorluydu ama çok keyifliydi. Bir ara yine kaybolduk ve yarım saat kadar kaybettik. Zaten bir gün sonra Serhat ilk dört günün dördünde de kaybolma olayı yaşadıktan sonra, “artık bugün ne olur kaybolmayalım” bile dedi :) Phellos şehrinde görkemli iki kaya mezarın dışında bizim gözümüze çarpan çok bir şey yoktu. Çukurbağ’da bir köylü bize üzüm ve soğuk su ve hatta gofret ikram etti, çok makbule geçti. Çukurbağ’da bir caminin avlusundaki çardakta iki saat kadar geçirdik ve Kaş’a devam ettik. Kaş’ı ilk olarak gördüğünüz dik yamacın üstünden manzara cidden muhteşem. O gün Kaş’a inmekle çok doğru bir iş yapmışız. Biraz şehir havası almış olduk, iyi geldi. Kaş’a ilk gelişimdi ve çok beğendim. Küçük şirin bir belde ama aynı zamanda kaliteli mekanlar var. Çok hoş bir ortam.

12. gün (Kaş-Limanağzı)

Öğleden önce odada dinlenerek vakit geçirdim. Serhat yüzmeye gitti. Çantamı tekrar yerleştirdim, traş oldum. Ayağımı dinlendirdim. Öğlen yemek yedik ve akşam 4 gibi yola koyulduk. Yolun ilk kısmı şehir içinden gidiyordu. Sonra biz bir noktada yol ayrımını kaçırarak dik ve uçurumlu bir yola girdik. Bir noktasında taşa çakılmış kazıklara bağlı iplere tutunarak geçilebilen bir yoldan geçtik. Limanağzı zaten yakındı ve 7 gibi oradaydık. Bir restaurant ve çardakların ve duşun olduğu bir kumsal varmış. Yemek yedik, denize girdik, çardakların arasına çadırları kurarak uyumaya çekildik. Restauranttan Ramazan bırakın bu işi dedi espriyle. Bitirdiğinizde iki bira içip ne yaptık biz ya diyeceksiniz dedi üstüne. Çok güldük.
Yorum
Yine yol ayrımını kaçırdık ama iyi oldu; iplerle geçtiğimiz kayalıklar falan çok hoştu. Günü epey dinlenerek geçirdik, iyi oldu.

13. gün (Limanağzı-Boğazcık)

Yol zorlu başladı. Kayalıkların üstünde güç bela yürünebilen bir parkur. Yolun tamamı böyleymiş. Neredeyse hiç ağaçlık yok, güneş yakıyor. Suyumuz azaldı. Kötüleşmeye başladık. Yürümekte zorlanıyoruz. Ben epey yoruldum. Muhtemelen yürüdüğümüz en zorlu parkur. Yolda bir iki yerde ayağımızı denize sokma fırsatı bulduk ama denize girmedik. Son 1 kilometresinde ise bir araba yoluna düştük. Boğazcık uzaktan göründü. Hızlandık. İlk gördüğümüz evin çeşmesine dayandık ama su yoktu. Merkezdeki camiye doğru ilerledik. Başka bir evin çeşmesine vardık. Bunda su vardı ve kana kana içtik. Sonra bisikletli bir çocuk gördük ve hemen arkasından bir araba gördük. Arabayı durdurup bizi Üçağız’a bırakmasını istedik. Anlaştık, akşam Üçağız’a vardık. Adam köyün muhtarıymış, serasını sulamak için köye uramış; herkes şu an yayladaymış. Üçağız’a gelerek bir günlük yolu da pas geçmiş olduk. Bir pansiyona yerleştik, yemek yedik ve dinlenmeye çekildik.
Yorum
En zor günlerden biriydi. Bunda yanlışlıkla az su almış olmamızın da payı var. Yolun bu kadar zor olacağını hiç tahmin edemedik. Halbuki Gökçeören’de Hüseyin de bahsetmişti buradan. Ona gelen bir turist burayı pas geçeceğini söylemişmiş zamanında ona. Bir gün önce Ramazan da suyu bitince kendisini arayıp 250 liraya tekne getirten bir gruptan bahsetmişti. Boğazcık’ta o çeşmeye dayanıp tıkanana kadar su içtiğimin görüntüsünü de herhalde zor unuturum. Bu plan hatasını bir gün sonraki parkuru pas geçerek ödemiş olduk. Yol üstünde Limanağzı’nın 1 saat kadar ilerisinde, Ufakdere denen yerde bir pansiyon gördük ama kimseler yoktu.

14. gün (Üçağız)

Bu yolu pas geçtiğimiz için Üçağız’da dinlenmedeydik. Akşamüstü Burak beyler geldi ve bir tekne turuna çıktık. Tarihi yerleri gezdik ve denize girdik. Sonrasında yemek yiyip erzaklarımızı temin ederek uyumaya çekildik.
Yorum
Pansiyon, müşterilerini hizmet amaçlı olarak küçük botlarla denize girilecek yere taşıyormuş. Fakat bu denize girilecek yer çok garip. Issız ve kayalık bir yer. Komik oldu yani biraz. Ama asıl olay akşamki tekne turuydu. Genç kaptanımız bizi epey eğlendirdi. “Menderes diye biri varmış” sözlerini zaten bir süre anlayamadık :) Üçağız, Kekova beldesinin merkezi köyü durumunda. Çok tarihi ve el değmemiş diyebileceğim sakin ve güzel bir yer.


15. gün (Üçağız-Çayağız)

Burak beylerin ilk günü. Kolay bir yol. Sabahtan Kale’yi görüp ziyaret ettik ve Üçağız’dan çıktık. Öğlen bir ağacın altında epey uzun süreli bir mola verdik. Öğleden sonra yol biraz zorlaşsa da çok sıkıntılı olmadı. Hatta 5 gibi Çakıl plajı denen bir yerde denize girdik. 7 gibi Çayağız’daydık. Çadır kurulacak mekanların ve küçük işletmelerin olduğu çok küçük bir yerdi. Çadırları kurduk, yemek yedik ve dinlenmeye çekildik. Kaldığımız yerdeki eleman; Barış, Likya yolunu yürümüş ve hatta boyamış bir rehbermiş. Belören’in üstündeki Zeytin’e kadar arabayla çıkar ve ikinci gün de uzun bir yürüyüş yaparsanız iki günde dağı geçersiniz dedi. Dağda bu mevsimde su olmayacağını iletti fakat o parkurun Likya yolundaki en güzel parkurlardan biri olduğunu söyledi.
Yorum
Bu belki de yürüdüğüm en rahat parkurdu. Yine biraz kayalık ve makiliklerden geçtik ama yol genelde düz ve rahattı. Akşam da Barış’ın yerinde yine epey dinlendik. Barış’ın mekanı hakikaten güzel ve rahat edilebilecek küçük bir kamp alanı. Fakat çok sivrisinek vardı.

16. gün (Çayağız-Myra)

Çayağız’dan yola koyulduk. Öğlene kadarki kısımda parkur çok zorluydu. Ekip olarak biraz bezdik. Bir noktada yeni yapılan seralar nedeniyle yol kaybolmuştu. Orada kaybolduk ve yorulduk. Sonrasında da zorlu bir vadiden yukarı çıktık. Bu kısım zorluydu ama gölgeydi. Burada da bir bezginlik oldu. Gürses diye bir mahalleye vardık. Bir evden su temin ettik. Bir gölgeliğe girerek öğle molası verdik. 3 gibi tekrar yola koyulduk. Yol yine seralarla bölünmüştü. 3 kere sera geçip yolu tekrar bulmak zorunda kaldık. Yol da inişti fakat kolay değildi. Bir noktadan sonra yol normal köy yoluna döndü fakat birden çok sık dikenlik bir yere girdik ve her tarafımız çizik ve kan içinde 45 dakika ilerledik. Kaleye vardık, dik bir inişten sonra Demre’ye geldik. Kent pansiyona girdik. Salih abi rehbermiş. Bizi Belos’a bırakıp Belören’den almayı teklif etti. Yüksüz 1 günde geçersiniz dedi. Ekip komple Myra-Finike etabını gözden çıkarmıştı. Sonra Salih abi bizi Karaöz’e bırakıp çantasız Adrasan’a yürümemizi önerdi. Adrasan’da bizim için pansiyon ayarlayıp eşyalarımızı oraya kendisi bırakacaktı. Kabul ettik. Yine de 1 gün Demre’de dinlenmemiz gerekiyormuş. Kendisi yarın yokmuş.
Yorum
Vadiyi çıktığımız kısmında yine ciddi bir tırmanış yaptık ama gölge oluşu yine bizi kurtardı. Asıl problem 3 veya 4 kere seralar yüzünden kaybolan yol işaretleriydi. O kadar can sıkıcı bir durum ki. Sera inşaatı zaten dev gibi. Yol da dümdüz bir şey değil sonuçta. İşaretleri tekrar bulma işi çok moral bozucuydu. Sonrasında ise düştüğümüz dikenli yol bitirici vuruş oldu tam anlamıyla. Kollarımdaki çizikler hala duruyor. Boy hizasında birbirine kenetlenmiş dikenliklerin arasından geçerek yarım saatten fazla yürüdük. Demre’de Salih abiyi bulduk. Kendisine ne kadar teşekkür etsek az. Bir sonraki parkurda yaptığı kolaylık unutulur gibi değil. Bizden aldığı toplam ücret de son derece makuldü. Salih abi ve eşi 10 numaraydı ama Demre hakikaten çok geri kalmış maalesef. Halbuki turistik olarak değerlendirebilecekleri bir dolu şey var.

17. gün (Demre)

Demre’de tüm gün dinlendik. Yemek yedik, denize girdik ve hediyelik eşya aldık. Meşhur mavi yengeçlerinden yedim, hiçbir şey anlamadım.
Yorum
Dediğim gibi, maalesef Demre çok turistik bir yer değil ve yapacak neredeyse hiçbir şey yok. Genel olarak sadece vakit geçirmeye çabaladık.



18. gün (Karaöz-Adrasan)

Sabah erken saatte arabayla yola çıktık. Salih abi inanılmaz virajların arasından bizi uçurarak geçirdi. Karaöz’de yürümeye başladık. Sırtımızda sadece su ve herkes için ikişer ekmek-peynir vardı. 1 saat sonra Seçil kolunda bir kene farketti. 1 saatlik uğraşın sonunda Serhat keneyi cımbızla çıkardı. Gelidonya fenerinin manzarası müthişti. Yolun ise neredeyse tamamı çam ormanıydı. Yorulduk ama 5 gibi Adrasan’a vardık. Pansiyon bulup denize girip yıkanmamız 7’yi buldu. Denizde 10 metre ötede caretta carettalar gördük. Daha sonra epey güzel bir yemek yedik, önce Burak beylerle sonra da pansiyonda Serhat’la vedalaşıp yattık.
Yorum
Salih abiye tekrar teşekkürler. Gelidonya Feneri yolu çok rahatve çok müthiş manzaralarla dolu bir yol. Çam ormanları içinden rahat rahat yürüyor ve bol bol fotoraf çekiyorsunuz. Fenerin mazarası ise ayrı bir güzel. Yol üstünde 3-4 çift yabancı yolcu gördük. Yolun bu kısımları belli ki turistik ve çok yürünen kısımlar. Tek problemimizi Seçil’in kolundaki keneyi farkedince yaşadık. Epey telaşlandık tabii ama Serhat cımbızla keneyi alınca rahatladık ve devam ettik yola. Adrasan tam bir hayal kırıklığı. Turizm hiç gelişmemiş ve hizmet hiç profesyonel değil. Sadece tek bir yerde iyi bir hizmet bulabildik. Yemeği orada yedik. Yer bulmak zordu tabii, bayram olduğundan. Biz de ilk bulduğumuz yere girdik yine. Terbiyesizce peşin para istediler ama çok takılmadık artık.. Adrasan’ın tek güzel yanı deniziydi herhalde.



19. gün (Adrasan-Olympos)

Yola erken çıktık. Adrasan’ın çıkışında yolu bir ara kaybettik. Yeni bir düzleme çalışması yapılmış. Sonra çoban Hamza abiyle karşılaştık, bayramlaştık ve bir süre beraber yürüdük. Bize yolu tarif etti, sohbet ettik ve ayrıldık. Yol tamamen gölgeydi. Ama yokuş çok yorucuydu. Aslında iniş daha yorucu bir yoldu. Karşıdan gelenlerin hallerine acıdık. Bu yolda da dün olduğu gibi birkaç yürüyüşçüyle karşılaştık. Bu kısımlar daha sık yürünüyor sanıyorum. İniş tarafı da tamamen ormanlıktı fakat çam ormanı değildi Garip, basık bir ormandı. Olimpos’a 5 gibi vardık. Akşam Moğollar konseri varmış. Yer bulamayacağız diye korktuk ama Vadi pansiyonda yer bulduk. Duş aldık, dinlendik, yemek yedik, nargile içtik, gece 2’ye kadar konserde takıldık ve Likya yolu maceramızın sonunu bu şekilde kutladık.
Yorum
700 metre çıkış ve iniş olmasına rağmen çok zorlanmadık. Tamamen gölgelik olduğundan öğle arasında da çok mola vermedik. Güzel bir yoldu. Öğlen sularında arkeolojik bir siteyle karşılaşmayı bekliyorduk ama bir şekilde gözden kaçırdık. Sonra da çok üstelemeyip yola devam ettik. Yolun son günü olduğundan olsa gerek, moralimiz çok üst düzeydeydi. Bol bol sohbet edip konuştuk, su veya yiyecekten yana da herhangi bir sıkıntımız olmadı. Serdar Olimpos’a yaklaşık 100 metre kala dizini incitti ama yine de devam edebilmeyi başardı. Hatta sonra 2’ye kadar o dizle ayakta kaldı. Olimpos’a vardığımızda yer bulamayız diye düşünüyorduk ama küçük ve şirin bir pansiyonda hemen, çok zorlanmadan yer bulduk. Vadi pansiyon; hizmet gayet iyi, Türkmen’den falan bir farkı yoktu. Yolculuğumuzun bitmiş olması ve böyle güzel bir şekilde bitmiş olması çok güzel oldu.

20. gün (Belos-Alakilise)

Yaklaşık 1.5 yıl sonra Demre'ye 2 günlüğüne geri döndük ve Myra-Finike arasını yürüyelim dedik. Sabah Salih abi bizi arabayla Belos'a bıraktı. Yol yokuş yukarı tabii fakat neredeyse hiç zorlayıcı değil. Rahat bir hava, atmosfer de iyi. Büyük ölçüde ormanlık bir arazi. Güneş sıkıntısı yok. Öğlen de çok durmadık zaten. Çobanlarla sohbet ede ede yürüdük. Sırtımızdaki yük hafifti, Salih abi çadırları Alakilise'deki bir yörüğe emanet etti, yani sırtımızda çok az yük var. Bir ara 5-10 dakikalığına yağmur çiseledi ama hiç sorun olmadı. Akşam rahat bir şekilde 5 gibi Alakilise'ye vardık. Alakilise'ye varmadan kısa bir süre önce yokuş aşağı ve taşlık bir arazi var. Orası biraz sıkıntılı. Zaten bir kere kayıp yuvarlandım. Kısacık bir mesafe fakat yaklaşık 2 saat orayı inmekle geçiyor. Onun dışında muazzam bir parkur. Bir yörük çadırına geldik. Salih abi de oradaydı. Sohbet ettik bir süre, çay içtik. Alakilise'nin sadece bir duvarı ayakta, ve bahçesinin olduğu bölümle ilgili kalıntılar var. O vadinin ortasında çok sevimli ve şık duruyor. Görülmeye değer. Daha sonra Alakilise'nin oralarda bir yere çadırları kurduk. Ateş yaktık, sucukları pişirdik, yedik, sohbet ettik. 500 metre ileride bir grup çadır daha var ama herhangi bir iletişim durumu olmadı. En az 50 çoban köpeği ve yüzlerce keçinin arasında çadırlara çekildik.

21. gün (Alakilise-Belören)

Sabah kadar donduk. Buradaki en büyük anı herhalde bu olmalı. Tam anlamıyla donduk. Çok zor uyudum. Çok komikti. Bir şekilde sabah oldu. Çok mutluyum. Yolun kalanı yokuş aşağı ve çok rahat. Biz bir an önce Ankara2ya dönelim diye düşündük ve yaklaşık 2 saatlik kısa ve rahat bir yürüyüşün sonunda Belören'e vardık. Salih abiden rica ettik, bizi oradan aldı. Almasa da aslında çok kısa ve asfalt bir yol kalmıştı. Salih abinin pansiyonunda çaylarımızı içtik, meyvelerimizi yedik ve Ankara'ya yola koyulduk.
Yorum
Geri dönüp baktığımda, Kate Clow'un 3 gün verdiği bu parkurun 1 günde geçilebileceğini düşünüyorum. İlk gün Belos'ta sabah 6'da yola çıktık. Aslında çobanlarla sohbet etmekten ona 7 diyebiliriz. Akşam ise 5'te Alakilise'deydik. 6'da çıkmış olsak ve biraz daha tempolu gitsek 3 gibi Alakilise'ye varırdık. 2 saatlik Belören etabını da eklerseniz yol aslında tam 1 güne sığabiliyor. Tabii sırtınızda yük olmayacak ve Salih abi sabah sizi Belos'a bırakmış olacak. Çok güzel bir parkur. Yürümesi çok keyifli.

SON



Kemal Taşkın, 2010